|
TAHKİM'UL
KAVANİYN RİSALESİ
Lanetli bir kanunun, apaçık Arapça bir dille, insanları uyarması için,
Cebrail (a.s) tarafından Muhammed (s.a.v)'in kalbine indirilen (vahyin)
yerine konulması, apaçık bir küfürdür.
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere de itaat edin
ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde
anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız,
onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından
da daha güzeldir." (Nisa Suresi: 4/59)
Allahu Teala'nın bu emri gereği, kişilerin aralarında çe¬kiştikleri,
anlaşmazlığa düştükleri ve inatlaştıkları zaman, mevcut anlaşmazlığın
çözümünü Allah'a ve Rasulü'ne arz etmeleri gerekmektedir. Bu ayette
"eğer anlaşmazlığa düşerseniz..." şart cümlesinden sonra zikredilen
"...herhangi bir şeyde..." ifadesinin nasıl nekra olarak getirildiğini
düşün! Bu cins ve miktar bakımından üzerinde ihtilaf edilen her türlü
anlaşmazlığı ihtiva etmektedir.
Daha sonra Allah'a ve ahiret gününe imanın hasıl olabilmesi için, ihtilaf
edilen her türlü anlaşmazlığın çözümünün Allah'a ve Rasulü'ne götürülmesi
bir şart olarak zikredilmiştir.
"Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir."
Allahu Teala'nın hayır olarak isimlendirdiği her şey mutlak surette
hayırlıdır. Ve kendisinde kesinlikle bir şer yoktur. Bundan dolayıdır
ki, ayette belirtildiği üzere bütün anlaşmazlıkların Allah'a ve Rasulüne
arzedilmesi, hem dünyada hem de ahirette sonuç bakımından hem daha hayırlı,
hem de daha güzeldir. Anlaşmazlık halinde meselenin Rasulullah'tan başkasına
arz edilmesi ise bir şer olup, gerek dünyada gerekse ahirette sonuç
itibarı ile de en kötü olandır.
Münafıkların "Biz sadece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik."
(Nisa Suresi: 4/62) ya da "Biz ancak ıslah edicileriz." (Bakara
Suresi: 2/11) sözleri ise, anlaşmazlık halinde, meselenin çözümünün
Allah'a (svt) ve Rasulü'ne arzedilmesinin dünyada ve ahirette hayır
olduğu gerçeğinin tam tersinedir.
Her türlü anlaşmazlık halinde Allah ve Rasulüne müracaat edilmesinin
dünyada ve ahirette hayır getireceği gerçeği, heva ve heveslerinden
kanun çıkaranların, insanların bu kanunlara muhtaç olması, hatta bu
kanunlarla muhakeme olmanın zaruri olması yönündeki iddialarının tam
aksinedir. Onların bu iddiaları, sırf Rasulullah (s.a.v)'in getirdiği
şeylere karşı kötü zan beslemeleri sebe¬biyledir. Onların bu şekildeki
iddialarının gereği, Allahu (svt) Teala'nın ve Rasulü'nün (sas) açıklamalarının
noksan olduğu, anlaşmazlık halinde Allah (svt) ve Rasulü'nün (sas) hükümlerinin
yetersiz kaldığı, Allah (svt) ve Rasulü'nün (sas) hükümlerine muhakeme
olmanın dünyada ve ahirette kötü sonuçlar doğuracağını gerekli kılmaktadır.
Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
"Hayır! Rabbine and olsun ki, iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında
çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme
karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun
eğmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa Suresi: 4/65)
Allahu Teala, nefiy edatlarının tekrarıyla ve yemin ederek, aralarında
çıkan tartışmalı durumlarda Rasulullah'ı hakem tayin etmedikleri sürece
kişilerin iman sahibi olamayacaklarını üstüne basa basa vurgulamıştır.
Yine Allahu Teala, sadece Rasulullah (s.a.v)'i hakem tayin etmeyi yeterli
görmemiş, buna ilaveten kişilerin nefislerinde en ufak bir darlık ve
sıkıntı olmaması gerektiğini de eklemiştir.
"...içlerinde hiçbir sıkıntı (hareç) duymaksızın..."
Harec, darlık demektir. Yani, nefislerin endişe ve ızdırabdan kurtularak,
genişlik içinde olması gerekmektedir. Allahu Teala buna ilaveten sadece
bu iki şartı da yeterli görmemiş, üçüncü bir şart olarak da Allah Rasulü'nün
verdiği hükme karşı tam bir teslimiyet şartını ilave etmiştir. İste
bu Rasulullah'ın hükmüne teslimiyetin tamamlanmasıdır. Zira, bu şekilde
kişi nefsi isteklerinden tamamen uzaklaşmış ve hak olan hükme tam bir
teslimiyet göstermiş olur. Bunun için teslimiyet şartı müekked bir mastarla
te'kid edilmiştir. Açık bir şekilde görülmektedir ki, burada gelişi
güzel bir teslimiyetle de yetinilmemiş, bilakis mutlak bir teslimiyet
istenmiştir.
Yine aynı şekilde burada "...aralarında çıkan çekişmeli işlerde...
" ifadesindeki genellemeyi düşün! Usulcülere ve diğer dil alimlerine
göre göre ismi mevsul sılasıyla beraber zikredildiği zaman umum (genellik)
ifade eder. Bu genelleme ve kapsam, miktar bakımından olduğu gibi cins
ve çeşitlilik bakımından da böyledir. Anlaşmazlıkların büyüğü ile küçüğü
arasında bir fark olmadığı gibi, türleri arasında da bir fark yoktur.
Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
"Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden
önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları
kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar.
Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek
istiyor." (Nisa Suresi: 4/60)
Tağut kelimesi tuğyandan türemiştir. Mana olarak haddi aşmak demektir.
Kim Rasulullah'ın getirdiği dışında bir şeyle hüküm verir yahut Rasulullah'ın
getirdiği dışında bir hükümle muhakeme olursa bu kimse tağutun hükmü
ile hükmetmiş ya da tağutun hükmü ile muhakeme olmuş demektir. Çünkü
herkes için Rasulullah'ın getirdiğine muhakeme olması gerektiği gibi
yine herkes için de başkasıyla değil sadece Rasulullah'ın getirdiği
ile hükmet¬mesi gerekmektedir. Kim Rasulullah'ın getirdiği dışında bir
şeyle hüküm verirse veya Rasulullah'ın getirdiği dışında bir şeye muhakeme
olursa, hükmetme ya da muhakemeleşme noktasında haddini aşmış, azgınlık
etmiş olur. Bu sebepten dolayı da tağut olarak isimlendirilir.
Muhakkak ki Allahu Teala, Rasulullah'ın getirmiş olduğu hü¬kümlerin
dışında başka bir hükme gitmek isteyen münafıkların imanını yok saymıştır.
Ayette geçen "Yez'umune" kelimesi onların iman iddialarını
bir yalanlamadır. Çünkü iman iddiası ile birlikte Rasulullah (s.a.v)'in
getirdiği hükümlerin dışında başka bir otoritenin hakemliğine gitmek,
bir kulun kalbinde asla bir araya gelmez. Bilakis bu iki durum birbirinin
tam tersidir.
Allahu Teala'nın "...Halbuki tağutu inkar etmekle emrolunmuşlardı..."
sözünü düşün! Burada beşeri kanunları ortaya atanların Allahu Teala
ile büyük bir inatlaşma içinde oldukları, bu hususta Allahu Teala'nın
isteklerinin tam tersini yaptıkları görülmektedir. Esas olarak onlardan
istenilen ibadet ettikleri tağutların kanunlarına başvurmak değil, bilakis
tağutu tanımamaları ve onu inkar etmeleridir.
"Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler.
Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin
üzerine gökten acı bir azap indirdik." (Bakara Suresi: 2/59)
Daha sonra Allahu Teala "Şeytan da onları bir daha döne¬meyecekleri
kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor" buyurmaktadır. Ayetin bu
kısmı beşeri kanunlarla muhakeme olmanın ne derece büyük bir sapıklık
olduğuna ne güzel işaret etmektedir. Fakat, beşeri kanunlarla hükmedenler
ya da bu kanunlara muhakeme olanlar, ayette böyle bir fiilin, şeytanın
iradesi olduğu apaçık bir şekilde belirtilmesine rağmen bu yaptıkları
eylemlerini doğru bir iş olarak görmektedirler.
Beşeri kanunları ortaya atanların, bu koydukları kanunlarda insanlığın
menfaati ve şeytandan uzaklaşma olduğuna dair düşünceleri gerçeği yansıtmamaktadır.
Aslında onların iddialarına göre insanlığın menfaati şeytanın isteklerinde
olmuş oluyor. Halbuki Rahman'ın bizlerden istedikleri ve Rasulullah'ın
kendisiyle gönderildiği esaslar bu vasıftan ve bu durumdan ne kadar
da uzaktırlar.
Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
"Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesinlikle bilen bir toplum
için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" (Maide Suresi:
5/50)
Muhakkak ki Allahu Teala insanlardan bu tip kimseleri (yani beşeri kanunlarda
insanlığın menfaati olduğunu iddia edenleri) kötülemiş, onların cahiliyenin
hükmünü istediklerini bildirmiş ve kendi hükmünden daha güzel bir hüküm
olmadığını beyan etmiştir. Bu ayetin, mevcut hükümlerin sadece iki kısımdan
ibaret olduğuna nasıl delalet ettiğini iyice düşün.
Sonra bu ayetin beşeri kanunlarla amel edenlerin kendi akıllarının döküntüsünü,
fikirlerinin kırıntılarını iyi ve güzel olarak iddia etmelerini nasıl
reddettiğine bir bak!
"Bilinmelidir ki beşeri kanunlarla amel edenler, kabul etseler
de yüz çevirseler de Allah'ın hükmünün dışında kalan bütün hükümler
cahiliyyenin hükümleridir. Bununla birlikte beşeri kanunlarla amel edenlerin
durumu bizden önce yaşamış cahiliye ehlinin durumundan çok daha kötü,
sözleri onlardan daha asılsızdır. Çünkü cahiliye ehlinin bu konuda kendi
içlerinde bir çelişkileri ve tezatları yoktu. Ancak bugün beşeri kanunlarla
amel edenler çok büyük bir çelişki içindedirler. Zira, onlar bir taraftan
Rasulullah'ın getirdiklerine iman ettiklerini iddia ediyorlar diğer
taraftan da bu İddialarına muhalif hareket ediyorlar. Onlar bu halleri
ile iman ve küfür arasında bir yol tutmak istiyorlar.
Bu gibi kimseler için Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
"Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler.
İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alcaltıcı bir azab hazırlamışızdır."
(Nisa Suresi: 4/150-151)
Hafız İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:
"Allahu Teala, her hayrı kapsayıcı, her şerri yasaklayıcı olan
hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin
görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da
çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz
Han'ın vaaz ettiği Yes'ak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını
kabul etmiyor. Yes'ak; Cengiz Han'ın Kur'an, Tevrat, İncil ve kendi
görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir
kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları İslam'a girdikleri
halde bu kitabı anayasa kitabı olarak görmeye devam ettiler. Allah'ın
kitabı ve Rasulullah'ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle
tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla
büyük küçük her meselede yalnız Allah'ın hükmüne dönünceye kadar savaşmak
farzdır. Az veya çok hiçbir konuda Allah'ın hükümlerinden başka hükümlerle
hükmedilmez. Bunun için Allahu Teala -Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar?-
demektedir. Yani, Allah'ın hükmünden daha adaletli hüküm verecek kim
vardır. Allah'ın şeriatına inanıp yakın ve bilgi sahibi olanlar, Allah'ın
hüküm verenlerin en iyisi olduğunu, mahlukatına karşı annenin çocuğuna
merhametinden daha merhametli davrandığını bilirler. Zira Allahu Teala
her şeyi bilendir. Her şeye kadir olandır. Ve her şeyde adil olandır."
Allahu Teala Maide Suresi'nin 50. ayetinden önce Nebisi Muhammed (s.a.v)'e
şöyle buyurmaktadır:
"Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu
ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma." (Maide Suresi:
5/48)
Allahu Teala, şayet yahudiler Rasulullah'ı hakem tayin ederlerse, onlar
arasında hüküm verme veya onlardan yüz çevirme noktasında nebisini muhayyer
bırakmış ve şöyle demiştir.
"Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hükmet, ister onlardan
yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler.
Eğer aralarında hükmedersen (kıst ile) adaletle hükmet. Şüphesiz Allah,
adaletli davrananları sever." (Maide Suresi: 5/42)
Bu ayette emredilen "kıst", adalet demektir. Allah ve Rasulü'nün
hükmünün dışında asla bir adalet yoktur. Allah ve Rasulü'nün emirlerine
muhalif bir şekilde hüküm vermek ise bizzat cevr, zulüm, sapkınlık,
küfür ve fısktır.
Bundan dolayı Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
"Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta
kendileridir." (Maide Suresi: 5/44)
"Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin
ta kendileridir" (Maide Suresi: 5/45)
"Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların
ta kendileridir." (Maide Suresi: 5/47)
Bu ayetlerde Allahu Teala, indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kafir,
zalim ve fasık olduklarını bildirmektedir. Allahu teala'nın, kendi hükümleri
ile hükmetmeyenleri kafir olmadıkları halde kafir olarak isimlendirmesi
mümkün değildir. Bilakis bu kimse mutlak surette kâfirdir. Ancak ya
itikadi yönden kâfirdir ya da ameli yönden kâfirdir. Bu ayetin tefsiri
hakkında Tavus ve başkalarından gelen rivayetle, İbn-i Abbas'tan gelen
haber, Allah¬'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir olduğuna
delalet etmektedir. Ancak bu ya sahibini İslam'dan çıkaran itikadi bir
küfürdür ya da sahibini İslam'dan çıkarmayan ameli bir küfürdür. Bunlardan
ilki itikadi küfür olup birkaç kısma ayrılır.
İTİKADİ KÜFRÜN BİRİNCİSİ, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen hakimin
Allah ve Rasulü'nün hükümlerinin doğruluğunu inkar etmesidir. Bu konu
da İbni Abbas'tan gelen rivayetin manası budur. İbn-i Cerir'de bu görüşü
tercih etmiş ve buradaki küfrün Allah'ın indirdiği şer'i hükmü inkar
etmek olduğunu söyleniştir. Bu nokta ilim ehli arasında üzerinde ihtilaf
olmayan bir husustur. Çünkü ilim ehli arasında ittifakla kabul edilip
kesinlik kazanan temel esasa göre, kim dinin temel meselelerinden herhangi
birini, üzerinde icma edilen fer'i bir meseleyi ya da Rasulullah (s.a.v)'in
getirdiği kesin olarak bilinen esasların tek bir harfini dahi inkar
ederse kafir olup İslam dininden çıkmıştır.
İTİKADİ KÜFRÜN İKİNCİSİNE gelince bu da Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen
hakimin, Allah ve Rasulü'nün hükümlerinin doğruluğunu inkar etmemekle
birlikte insanlar, aralarında ihtilafa düştükleri zaman onların ihtiyaçlarına
cevap vermesi bakımından Rasulullah (s.a.v)'den başkasının hükmünün
daha mükemmel, daha kapsamlı ve daha güzel olduğuna inanmasıdır. Sırf
zihin döküntüleri, sırf düşünce süprüntüleri olan yaratıkların hükümlerinin,
Hakim ve Hamîd olan Allah'ın hükmüne üstün tutulmasından dolayı yukarıda
birinci bölümde zikrettiğimiz gibi böyle bir inançta hiç şüphesiz küfürdür.
Bu kimse ya mutlak olarak ya da zamanın gelişmesi, şartların değişmesi
sonucu ortaya çıkan yeni hadiselere nispetle Rasulullah (s.a.v)'den
başkasının hükümlerinin daha mükemmel, daha kapsamlı ve daha güzel olduğuna
inanır.
Ne olursa olsun hiçbir mesele yoktur ki, onun hükmü ya kesin bir nas
olarak, ya zahiren, ya naslardan istinbat edilerek ya da bir başka şekilde
Allah'ın (c.c.) Kitabında ve Rasulullah (s.a.v)'in sünnetinde bulunmamış
olsun. Bunu bilen bilir; bilmeyense hiç bilmez.
Allah (c.c.) ve Rasulü'nün hükmü, zamanın değişmesiyle, durumların gelişmesiyle
ve olayların yenilenmesiyle değişmez. Şartların değişmesiyle fetvanın
da değişeceğine dair alimlerin sözlerinin içeriği, nasibi az olan yahut
hükümlerin konumlarını ve illetlerini tanımayan kimselerin zanettiği
gibi değildir. Onlar bunun anlamını, kendi şehevi hayvani arzularına,
dünyevi amaçlarına ve yanlış, hastalıklı tasavvurlarına uygun şekilde
olduğunu zannetmişler. Bundan dolayı şartların değişmesiyle fetvalarda
değişir
şeklinde dile getirilen kaidenin avukatlığını yaparlar, bütün nasları
bu kaideye tabi kılarlar ve böylece kelimelerin yerlerini değiştirirler.
"Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır.
Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla
bilendir."
Alimlerin zaman ve şartların değişmesiyle fetvanında değişeceğine dair
sözlerinden asıl kastettikleri şer'i asıllar, muteber illetler, Allah
ve Rasul'ünün muradı olan maslahatlar mevcut oldukca fetvada bir değişiklik
söz konusu olabileceğidir. Ancak bilinmektedir ki beşeri kanunları ortaya
atanlar böyle sınırlamalardan çok çok uzaktırlar. Onlar ne şekilde olursa
olsun: çıkardıkları kanunlarda ancak kendi hevalarına uygun olanı dile
getirmektedirler. Zira olaylar ve olanlar bu söylediğimizin en şaşmaz
şahitleridirler.
İTİKADİ KÜFRÜN ÜÇÜNCÜSÜ Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen hakimin
beşeri kanunların Allah ve Rasulü'nün hükümlerinden daha iyi olduğunu
iddia etmemesi ile birlikte onları eşit şekilde görmesidir. Böyle bir
tutum da kişinin kafir olması ve İslam dininden çıkması bakımından önceki
iki bölümde olduğu gibidir. Zira bu kimse yaratılanı yaratana eşit tutmuş
ve Allahu Teala'nın şu ayetine karşı inatlaşarak cephe almıştır:
"Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla
görendir." (Şura Suresi: 42/11)
Bu ayet kemal sıfatının ancak Allahu Teala'ya ait olduğunu, zatında,
sıfatlarında, fiillerinde, insanların ihtilaflı hallerinde hüküm verme
noktasında yaratılanlara benzemekten münezzeh olduğuna delalet eden
ayetlerdendir.
İTİKADİ KÜFRÜN DÖRDÜNCÜSÜ, Allah'ın indirdiği esasların dışında bir
hükümle hükmeden hakimin, Allah ve Rasulü'nün hükmüne muhalif bir hükümle
hükmetmenin caiz olduğuna inanmasıdır. Bu hakim isterse kendi verdiği
hükmün Allah ve Rasulü'nun hükmüne eşit olduğuna ya da onlardan üstün
olduğuna inanmasa bile durum değişmez. Böyle bir durumda da yukarıda
ilk 3 bölümde zikrettiklerimiz bu hakim için de geçerlidir. Açık, kesin,
sahih, naslarla haram kılındığı bilinen şeylerin caiz olduğuna inandığı
için bu kimse hakkında da yukarı da söylediklerimiz geçerlidir.
İTİKADİ KÜFRÜN BEŞİNCİSİNE gelince bu da, dine karşı gelmek, hükümleri
ile boy ölçüşmeye kalkışmak, Allah'a ve Rasulüne isyan etmek bakımından
şu ana kadar saydığımız küfür çeşitlerinin en büyüğü, en açığı ve en
kapsamlısıdır. Bilindiği üzere şer'i mahkemelerin kaynakları, dayandıkları
asıl noktalar vardır ki, bunların hepsi Allah'ın kitabı ve Rasulullah'ın
sünnetidir. Beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerin dayanakları ise
çeşitli dinler, Fransız, Amerika, İngiliz kanunları, İslam'a mensup
veya dindışı bidatcilerin mezhepleridir.
İtikadi küfrün bu çeşidin de işte bu tip mahkemeler kurmak, hazırlık
yapmak, beşeri kanunları bu mahkemelerde verilecek hükümler için asıllar
yapmak, bu mahkemeleri çeşitli şubelere ayırmak, bu mahkemelerde mutlak
olarak beşeri kanunlarla hükümler vermek, insanları buna zorlamak ve
tüm bu hususlarda şer'i mahkemelere benzemek vardır.
Bu mahkemeler şimdi İslâm ülkelerinin birçoğunda kurulmuş, mükemmel
hale getirilmeye çalışılmış, kapıları açılmış insanlar da bu mahkemelerin
hükmüne sürüler gibi gitmektedirler. Hakimler de insanların arasında
Kitap ve sünnetin hükmüne muhalif olan hükümlerle hüküm vermekte ve
insanları buna mecbur bırakmaktadırlar. Bu mahkemelerin verdikleri hükümleri
insanlara kabul ettiriyorlar ve bunları gerekli kılıyorlar. Acaba bu
küfrün üstünde başka hangi küfür vardır? Bu şekilde bir muhalefetten
sonra Muhammed (s.a.v)'in Allah'ın kulu ve rasulü olduğuna ne şekilde
muhalefet edilebilir? Basit bir şekilde sunduğumuz bu konunun delilleri
yeterince bilinip tanınmaktadır. Burada sözü fazla uzatmaya gerek yoktur.
Ey Akıllılar Topluluğu! Ey Zekiler ve basiret sahipleri! Sizin gibi
insanların hükümlerine, sizin gibi insanların düşüncelerine, hata yapması
gayet doğal olan, hataları doğrularından daha çok olan, hatta Allah
ve Rasulü'nün hükümlerinden nas yahut istinbat edilenler hariç hükümlerinde
doğruluk payı bulunmayan, sizlerden daha aşağıda olan kimselerin düşüncelerini
ve hükümlerini, sizlere uygulamasına nasıl rıza gösterirsiniz? Sizler
canlarınız, kanlarınız, mallarınız, hanım ve çocuklardan olan aile halkınız
ve diğer haklarınız hususunda hüküm vermeleri için nasıl olur da bu
kimseleri çağırırsınız? Onlar, kendisinde hiçbir şekilde bir hatanın
bulunmadığı, ne önünden ne ardından batıl yaklaşamayan Hakim ve Hamid
olan Allah tarafından indirilen, Allah ve rasûlünün hükmüyle hüküm vermeyi
terkedip reddediyorlar.
İnsanların Rablerinin hükmüne itaat etmesi ve boyun eğmesi ancak, O'na
ibadet etmeleri amacıyla kendilerini yaratan rablerinin hükmüne itaat
etmeleri ve boyun eğmeleri ile mümkündür.
İnsanlar nasıl Allah'a secde ediyorlar, nasıl ancak O'na ibadet ediyorlar
ve her hangi bir yaratılmışa ibadet etmiyorlarsa aynı şekilde Hakim,
Alîm, Hamîd, Rauf, Rahîm olanın hükmüne boyun eğmeli, itaat etmeli ve
uymalıdırlar.
Şüpheler ve arzuların galebe çaldığı, kalplerine karanlıkların çöktüğü
pek zalim, pek cahil yaratığın hükmünü terk etmelidir. Aklı başında
olanların kendilerini bundan uzak tutmaları gerekir. Çünkü bu şekilde
bir harekette insanın insanı kul-köle edinmesi mevcuttur. Keyfi arzularla,
hatalarla, yanlışlarla insanın insana hükmetmesi mevcuttur. Ve üstelik
bu tip bir tavır da Allahu Teala'nın şu kavliyle küfürdür.
"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar kafirlerin ta
kendileridir." (Maide Suresi: 5/44)
İTİKADİ KÜFRÜN ALTINCISI çöllerde, benzeri yerlerde aşiret ve kabile
reislerinin bir çoğunun ''selomhum'' dedikleri babalarından, dede¬lerinden
kalma sözlerle ya da geçmiş adetlerle hükmetmeleridir. Onlar bu adetleri
geçmiş atalarından almışlar bunlarla insanlara hükmetmektedirler. Anlaşmazlık
hallerinde Allah ve Rasulünün hükümlerinden yüz çevirip cahiliyenin
hükümleri ile hükmederek bu hükümlere tabii olmaktadırlar.
Maide Suresi'nin 44. ayetinde bahsedilen küfrün ikinci kısmı ise itikadı
olmayıp ameli küfürdür ve kişiyi dinden çıkarmaz. İbni Abbas'ın ayete
dair yaptığı tefsir bu bölümü kapsamaktadır ki, O bu ayetin tefsirinde
''bu küfrün dışında bir küfürdür'' ya da bu sizin bildiğiniz küfür değildir'
demiştir. İşte bu kişinin herhangi bir davada hüküm verirken, nefsinin
arzularına ve şehvetine uyarak Allah'ın indirdiği hükümlerin dışına
çıkmasıdır. Ancak bu kişinin, yaptığı hatanın büyüklüğünü ve doğru yoldan
ayrıldığını da itiraf etmesi gerekmektedir. İşte böylesi bir durumda
bu kişinin yapmış olduğu fiil kendisini dinden çıkarmaz. Ancak zina
etmek, içki içmek, hırsızlık yapmak, yemini gamus gibi büyük günahlardan
çok daha büyük bir günaha girmiştir. Çünkü Allahu Teala'nın kitabında
küfür olarak isimlendirdiği bir günah küfür olarak isimlendirmediği
bir masiyetten daha büyüktür.
Muhammed
b. İbrahim
|