Müslümanın
Uyruğu ve İnancı İslam yeni değerler, yeni kabuller ve bunların alınacağı ölçüler getirdiği gibi insanlararası ilişkiler konusunda da yeni bir düşünce yapısı sunmuştur insanlığa. Her şeyden önce İslam insanı Rabb’ine yöneltmek: O’nun iktidarını, değer ve ölçülerinde yegane kaynak bellettirmek, varlığını ve hayatını O’ndan aldığını, insanlar arası bağlantılarında tek başvuru kaynağının o olduğunu; bütün bunların onun iradesi sonucu meydana geldiği gibi hepsinin tekrar ona döneceğini öğretmek için gelmiştir. Ayrıca insanları birbirine ve Allah’a bağlayan tek bir bağın olduğunu, bu bağ işlevini yitirince insanlarla insanlar arasında, insanlarla Allah arasında bir sevgi bağının kalmayacağını onlara anlatmak için gelmiştir İslam. Nitekim Allah şöyle diyor: Burada Allah adına tek bir hizip vardır; kesinlikle birkaç tane olamaz. Geri kalan hiziplerin tümü şeytan ve tağutların partileridir. Şu ayette buyurulduğu gibi: “İnananlar Allah yolunda savaşırlar; kafirler ise tağutun yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostları ile savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”(Nisa 76) Burada insanlar Allah’a ulaştıran
tek bir yol vardır; geri kalanların hiçbirisi ulaştırmaz: Burada tek bir “dünya düzeni” vardır: İslam nizamı; geriye kalan bütün dünya düzenleri “Cahiliyye nizamıdırlar”: “Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (Maide 50) Tek bir şeriat vardır burada:
Allah’ın şeriatı; geriye kalanların hepsi dizginlenemeyen arzular
(heva)dır. Kesinlikle birkaç tane olmayan
tek bir “Hak vardır; geriye kalanların tümü sapıklıktır: Bunların yanı sıra tek bir İslam ülkesi (Dar’ul-İslam) vardır; İslam devletinin kurulduğu, Allah’ın şeri’atı’nın yürürlükte olduğu, şer’i cezaların uygulandığı, müslümanların birbirlerini veli (dost) edindiği Darü’l-İslam... Geriye kalan ülkelerin tümü “Darü’l-Harp’tir; müslümanın bu tür ülkelerle olan ilişkisi ya onlarla savaşmak ya da ahd-ü eman üzerine ateşkes anlaşması yapmaktır. Müslümanın vatanı, Allah’ın şeri’atının uygulandığı; vatan ile orada yaşayan insanlar arasında Allah’a bağlılık temeline dayalı ilişkilerin olduğu yerdir. Bu vatanın tanımı dışındaki ülkelerden hiçbirisi müslümanın vatanı olamaz. “Dar’ül-İslam”da, müslümanı “İslam Ümmeti”nin bir üyesi yapan inanç,(akide) biçiminden başka bir uyruğu, bir milliyetçilik anlayışı kesinlikle yoktur. Allah’a inanma temeline dayanmayan hiçbir yakınlık türü yoktur müslümanın. Yabancı insanlar şöyle dursun müslümanın kendisi ve neseben ailesi ile olan akrabalık bağlarının da bu temele (Allah’a inanma temeline) dayalı olması gerekir. Birinci derecede önemli bu bağ ‘yaratıcı’ya bağlılık temeline dayanmıyorsa, müslümanın neseben ilişkisi olan babası, anası, kardeşi, eşi ve akrabaları ile dinen bir yakınlığı yoktur. Kur’an şu açıklamayı yapıyor:
Kaldı ki bu ayetler ebeveyn ile çocukları arasında inanç muhalefeti olsa bile, ana baba müslümanların düşmanlarının cephesinde yer almadıkları sürece, medeni ölçüler dahilinde ilişkilerini sürdürmelerine engel değildir. Aralarında akide bağı olduğu zaman –başka bağlara gerek yok- bütün mü’minler kardeştir. Çünkü “Ancak mü’minler kardeştir” ilkesi bu prensibi kesin bir yapıya kavuşturmuştur. Öte yandan şu ayette de aynı konu vurgulanmaktadır: “Onlar ki inandılar, hicret ettiler mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad ettiler. Onlar ki inandılar ülkelerine hicret edenleri barındırıp onlara yardım ettiler. İşte onlar birbirlerinin velisidirler.” (Enfal 72) Bu öylesine bir velayettir ki,
birbirini izleyen kuşaktan kuşağa geçer, bu ümmetin başlangıcı ile
sonunu birbirine bağlar; sonunu, başlangıcına bağlar, sevgi ile, dostlukla
içtenlikle... İşte şu ayetler bu konuya ışık tutuyor: İlk dönem iman kervanı inanan ümmete sunulan ilahi yaşama biçimini benimseyince, birinci derecede önemli olan akide bağının kopması sonucu akide farklılığı ortaya çıkmıştı. Bu nedenle aynı çatının altındaki aileler ayrılmış, aynı aşiretin üyeleri bölünmüştü. Bu seçkin mü’minlerin nitelikleri hakkında yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Ahiret gününe inanan bir milletin babaları, oğulları kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah’a ve elçisine düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Allah onların kalplerine iman yazmış ve onları kendilerinden bir ruh ile (Kur’an’la) desteklemiştir. Onları, içinde ırmaklar akan cennetlere sokacaktır ve orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da ondan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın hizbindendir; kuşkusuz başarıya ulaşacak olanlar yalnızca Allah’ın hizbidir.” (Mücadele 22) İslam, ne sadece sözle ifade edilen bir kelime (kavram) ne de İslami bir etiket ve unvan takınan insanların doğup yaşadığı bölgedir. Kişinin müslüman olan bir ana-babasının ocağında doğup onlardan tevarüs yoluyla edindiği bir miras da değildir İslam. Allah şöyle buyuruyor: Vatan nedir: İslam’a göre vatan akidenin hakim olduğu, Allah’ın koyduğu şeriat ve hayat biçiminin uygulandığı herhangi bir bölgedir. Zira insana yaraşan vatan kavramı da ancak budur. Cinsiyet (uyruk) nedir: cinsiyet inanç (akide) ve yaşama biçimidir. İşte insanoğluna yakışan insanları birbirine bağlayan bağlar sadece bunlardır. Gerçek anlamada Allah’ın seçip çıkardığı ümmetinin nitelikleri, aralarındaki ülke, dil, renk, etnik köken ve ulus farklılıkları olmasına rağmen hepsi bir araya gelerek topyekün Allah’ın sancağı altında toplanan “İslam Ümmeti”dir. Kur’an onlar hakkında şöyle diyor: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz: ma’rufu emreder, münkerden nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız...” (Al-i İmran 110) O eşine benzerine tarihte rastlanmayan ilk topluluk arasında bakın kimler vardı ve hangi etnik kökeni taşıyorlardı: Ebubekir Arap asıllı, Bilal, Habeşli; Suheyb, Yunan asıllı; Selman Fars (İran) asıllı... Bunların hepsi farklı iklimlerin, farklı ulusların insanları olmalarına rağmen hepsi birbiri ile en samimi kardeş olmuşlardır. Bu olağanüstü uygulama, onlardan sonra da nesiller boyu devam etti. Bu ümmette uyruk ,inanç; ülke, “Darü’l-İslam”dır. Hakimiyet yalnızca Allah’a özgü bir olgudur; anayasa ise Kur’an’dır.
|