EN BÜYÜK GÜNAH (ŞİRK) Allah seni merhametinden esirgemesin.
Bilesin ki, Allah'a ortak koşmak, kişinin Allah'a karşı işlediği en
büyük günahtır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Her kim Allah Azze ve Celle'ye, O'na hâs olan İlâhlık ve Rablıkta yaratıklarından birini eş koşarsa, kâfirdir, İslâm ümmeti bu konuda icmâ etmiştir. Zâtından dolayı ibadeti hak eden sadece Allah'tır. Kalblerin İlâh tanıyıp yöneldiği, sıkıntı anlarında tapılan O'dur. O'ndan başkası, kuldur ve dolayısıyla O'na muhtaçtır, O'nun hâkimiyeti karşısında hiçbir güce sahip olmayan kul, nasıl ilâh olabilir. Allah şöyle buyurmaktadır: «Tuttular kullarından O'na bir cüz (çocuk) isnat ettiler, gerçekten insan çok nankör, açık bir küfürbazdır.» (Zuhruf 15) «Göklerde ve yerde olan her şey Rahmana baş eğmiş kul olarak gelecektir.» (Meryem 93) «Mesih de, gözde melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler.» (Nisa 172) «Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu sizi O'nun azabı ile açıkça uyarıyorum.» (Zâriyât 51) «De ki: Dini Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum.» (Zümer 11) Zâtından dolayı tapılmayı hak eden, Allah'tır. O şöyle buyurmaktadır: «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır.» «Hamd» kelimesinin başına genellik ifade eden elif-lâm getirilmiştir. Yani, övgünün hepsi Allah'a mahsustur. Sonra mahsus kılma ifadesiyle: «Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» buyurmaktadır. Bu, «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır» sözü için bir açıklama olup Allah'tan başka tapılan olmadığına ve buna O'ndan başka kimsenin hak kazanmadığına işaret etmektedir. «Ancak Sana kulluk ederiz» sözü sevgi, korku, ümit, emir ve nehiy gibi, ulûhiyyetinin gerektirdiği şekilde O'na kulluk etmeye işaret etmektedir. «Yalnız Senden yardım dileriz» sözü de, O'na tevekkül, işleri O'na havale etme ve O'na teslim olma gibi Rubûbiyyetinin gerektirdiği şeylere işaret ediyor. Çünkü Rab - Sübhanehu ve Teâlâ - mâlik olandır. Ayrıca rubûbiyet, (yetiştirip eğitme) ve «islâh etme» anlamını da taşır. Malik ise, mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunandır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kul, rubûbiyet sırrından mülk ve tedbirin tamamının Allah'ın elinde olduğunu kavrarsa, yarar-zarar, hareket-sükûn, kısma ve bol bol verme, alçaltma-yüceltme gibi bütün her şeyin Allah'ın elinde olduğunu; yapıcısının, yaratıcısının, kendisini sıkıntıya sokanın ve sıkıntıdan kurtaranın, yücelten ve alçaltanın Allah Teâlâ olduğunu da kavrar. Bunu kavramak, kâinata egemen olan kanunların sırrıdır. Rubûbiyet sıfatını bilmektir. Birincisi de, ulûhiyet sıfatını bilmek ve teklifi kanunların sırrının anlaşılmasıdır. Emir, nehiy, sevgi, korku ve ümidi gerçeği
üzere yerine getirmek ulûhiyeti bilmekle olur. Tevekkül, tefviz ve
teslim olmayı gerçeği üzere yerine getirmek de, ancak rubûbiyeti bildikten
sonra olur. Bu, Allah'ın kâinatta cereyan eden tasarruf ve idaresini
tanımaktır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: Ancak bu müşahedenin, etkinliğinden ve
iki müşahedeyi bağdaştırma hususundaki basiret gücünün zayıflığından
dolayı kişinin beyninde sarsıntı meydana gelmiş ve aklını yitirmişse,
mazurdur; eksik biridir. Ancak iki müşahedenin; şer'i durum ve iradî
-kevni durum müşahedelerini bağdaştırabilen bunun dışındadır. Saliklerden
bir çoğu ilâhî tebligat konusundaki bilgilerinin yetersizliğinden
dolayı bu müşahedeye varınca ayakları kaymıştır. Çünkü Allah'a kendi
istedikleri şekilde ibadet ettiler, Hak - Azze ve Celle'-nin- isteğini
bir tarafa bırakıp kendi isteklerine kapıldılar. Çünkü Allah, kendi
istediği ve sevdiği şeye uyan kişiyi müstağni kılar. Allah'ın kendilerinden
istediği şekilde ibadet etseydiler, onların başına o tür felâketler
gelmezdi. Kul, kulluğunun farkında olup daima Mevlâsının emrine karşı
uyanık olursa, ne ibadete dalıp mabudunu unutur, ne de mabuduna dalıp
ibadetinden vazgeçer. Aksine, onun iki gözü olur. Biriyle mabuduna
onu görüyormuş gibi bakar. Nitekim Resûlüllah'a ihsanın ne olduğu
sorulduğunda şöyle buyurmuştur : Sırat-ı Mustakim - İbn Teymiyye |